Tiyatro Eleştirileri

3.5.01

ALATURKA BİR FESTİVAL

Ankara’da Çankaya Belediyesi’nin düzenlediği 2.Tek Kişilik Oyunlar Festivali, devlet-sanat ilişkisi dolayımında iki yıl önce yayınlanan bir yazıyı anımsatıyordu. Kurtuluş Özyazıcı ve Akın Atauz’un Birikim Dergisi’nin Temmuz 1999 sayısında özetini aktardıkları araştırmalarına göre, başkentteki kültür-sanat etkinlikleri, devlet kimlikli.

“Ankara’da Kültür ve Sanat” başlıklı çalışmanın temel bulgusu, büyük kentlerin yatay ve dikey hareketlilik halinde olan toplumsal sınıflarının, kültürü ve sanatı kendi tercihlerine göre farklı biçimlerde talep ettikleri. Özellikle de kırsal alandan göç eden nüfusun büyük kente özgü kültür-sanat sunumlarına eklemlenmeyi denemek yerine kendi anlayışlarına uygun olanı yaşattıkları. Yazarlar bunu “kentsel yarılma” olarak adlandırıyorlar ve “Ankara için yarılmanın varlığı ve yoğunluğu bakımından en önemli faktör, kentin “resmi” kurumlarının sunduğu çerçeve ve bunun kültür sanat politikaları aracılığıyla yarattığı etkidir. (...) Belediyeler ise popülist politikalar ve paralelindeki sübvansiyon politikaları ve özellikle amatör üretimleri desteklemeleri ile devlet ile aynı kulvarda olmasa bile aynı yaklaşımla, sanat yaşamı üzerinde etkili olmaktadır. “ diyorlar.

Çankaya Belediyesi de pek çok festivale “ortak” olarak katılan, salonlarını- olanaklarını etkinliklere tahsis eden aktif bir kurum. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali, Amatör Tiyatrolar Festivali ve Gençlik Festivali, akla ilk gelen, büyük organizasyonlar. Belediyenin sponsor katkısı alarak tek başına düzenlediği tek kişilik oyunlar festivalinin ikincisi de bu yıl yapıldı. Ancak bu etkinlikte gözlenen sorunlar, yukarıdaki alıntıya örnek olacak nitelikte, devlet kimliğine vurgu yapan, sanatın sunumu ve algılanışı ile ilgili önemli noktalar.

Etkinlikteki devlet gölgesinden önce sponsorluğa değinmek gerek. Oyunları seyredebilmek için her sabah, sponsor kurum olan Tansaş’ın mağazalarına gidip en az bir milyonluk alış-veriş yapmak gerekiyordu. Karşılığında alınan, davetiye adı verilen biletler, böyle satıldı. Doğrudan bilet basıp satmak yerine, Tansaş’ın raflarında duran yumurtalar, gazozlar, ekmekler vs. ile değiştirildi tiyatro izleme talebi. “Gişe”nin yerini “kasa” aldı. Bu festivalin sponsor kullanmadaki sakilliği bundan ibaret değil. Çünkü Tansaş bir temsilcisi aracılığıyla her oyundan sonra elinde çiçekle sahneye çıkıyordu. Oysa bu bir festival; dayanışma gecesi vb. değil. Kimsenin kimseye teşekkür etmesi, minnet duyması gerekmiyor. Bununla gözetilenin ağırlama’dan çok, sponsorluk yapıldığına vurgu yapmak olduğu açık. Yapılan iyiliği hatırlatmanın ayıp sayılmasından söz açılabilir belki ama sponsorluk, iyilik yapmak anlamına gelmez aslında.

Belediye Başkanı Haydar Yılmaz’ın da her temsilden sonra plaket verip konuşma yapmasıyla beliren “bizi beğenin ve bize iyilik yapın ( /oy verin)” demeye gelen tavrı, aynı bakış açısının bir başka görünme biçimi. Konuysa, elbette belediye. Örneğin Çankaya Belediyesi ile Ukrayna’nın Podil ilçesi kardeş belediye olmuşlar; Başkan ve bir heyet gidip orayı görmüşler; çok iyi ağırlanmışlar, vs. Sıcak ama sıradan, üstelik tiyatroyla ilgisi olmayan bu öyküyü dinlemek istiyor mu acaba seyirci? Ankara’nın hemen her etkinliğinde olduğu gibi gençlerden oluşan dinamik kitle, sanatçılarla sohbet etmek, onlara oyunları hakkında sorular sormak isterdi belki de.

Salonda yer kalmadığında, içeri giremeyenlerin de oyunu izleyebilmesi için fuayeye bir sinevizyon kurulmuş. Ancak bu, iyi niyetli bir yaklaşım olmasına rağmen, seyir mekanını büyütmek anlamına gelemez yine de. Çünkü bir temsili dolaylı olarak seyretmek ile sahne uzamında seyretmek arasında fark var, bilindiği gibi. Büyük-ekran izleyicisi, kameramanın seçimini izleyebiliyor, en fazla. Salona girmeye çalışmak yerine fuayedeki sandalyelerden birini tercih etmemi öneren bir salon görevlisi, “daha iyi olur; oyuncunun yüzünü, mimiklerini yakın çekimden görürsünüz” diyordu bana. Gösteri çağında yetişen televizyon çocuklarının beyazcama yaptığı iltifat, etkinliğin asıl öznesi olan tiyatro perdesine duyarsız kalmaktı bir bakıma.

Sinevizyon konusunda tartışılacak bir başka şey, etkinlik içinde nasıl değerlendirildiğiyle ilgili. Temsil başlayana değin, Çankaya Belediyesi’nin icraatları gösteriliyordu bu büyük ekrandan. Belediyenin kentleşme anlayışı, çeşitli hizmetleri, atık toplamada geliştirdiği çağdaş sistem vs. Halbuki, bir gün önceki oyunun, başka bir oyunun, bir gösterinin, bir kültür-sanat olayının videosu gösterilebilse daha iyi olmaz mıydı, festival adına.

Oyun başladıktan sonra ise... Çocuğu müsamereye çıkmış babalar gibi durmadan fotoğraf çeken bir görevli, saymadım ama bir keresinde sanırım onbeşe yakın flaş patlattı. Organizasyonu yürütenler, Çankaya Belediyesi Şehir Tiyatrosu oyuncularıydı; sahne-seyir yeri buluşmasının dokunulmazlığına uygun tavır almaları beklenirdi ama fotoğrafçılık hayranı/tiyatro düşmanı bu görevliyi uyarmadılar. Temsil başladıktan sonra içeri giriş-çıkış konusunda ısrar edilmemesi yönünde anons yapmalarına rağmen, seyirci aldıkları da oldu. Hepsi samimi bir heyecanla çalışıyorlardı ama tiyatrocu olma kimliklerinden çok belediyeli olma kimlikleri öne çıkmış görünüyordu.

Olmadığı bir şeyi taklit ettiği her fırsatta ortaya çıkan bir “yanılgı” gibiydi bu festival. Bununla birlikte Avusturyalı Paul Wenninger’in marjinal temsilini izlemek, Ankara seyircisi için bir kazanım oldu. Festivalin tüm alaturkalığına rağmen Wenninger’in duru sanat düşüncesine, yapıtına tanık olmak, yumurtayla değiştirilen biletlere hiç değilse bir kereliğine değdi.

Mayıs 2001