Tiyatro Eleştirileri

4.1.02

GHETTO ADALETİ


Ankara Devlet Tiyatrosu'nda Erhan Gökgücü yönetiminde çıkarılmış, bazı tartışmaları problematik niteliğinde çetin bir oyun Getto. Yaşam bilgisi, bu oyunda görülen vak’aları açıklamakta yetersiz kalıyor.

Nazilerin idaresinde bir getto. Gerçek anlamda bir özerlikten söz edilemese de duvarlar arasındaki hayatı yönetenler, yahudilerden oluşan kolluk kuvvetleri. Oyunda gördüklerimiz, yaşanmış olaylar. Yazar, gettodan kurtulanların tanıklıklarından ve ağırlıklı olarak da gettonun kitaplık müdürü Herman Kruk’un, yıllar sonra evinin bodrumunda bir bisküvi kutusunun içinde bulunmuş günlüğünden yararlanmış.

Oyunun değer taşıyıcısı iki başat karakteri milliyetçi sosyalist Kruk ile getto komiseri milliyetçi muhafazakar Gens arasındaki ilk çatışma gettoda tiyatro yapılıp yapılamayacağına ilişkin. Ponary Toplama Kampı’nın gölgesindeki bir gettoda, tanımı nasıl olursa olsun görünür işlevi eğlence olan bir etkinliğin uygun olup olmadığı. Kruk, ilkin “mezarlıkta tiyatro olmaz!” dese de, sonradan tiyatronun ortak bir direnme bilinci yaratabileceğini, baskı altındaki ruhları sağaltabileceğini görerek topluluğu destekliyor. Oyun, Wilna'daki can pazarını gettonun tiyatro topluluğu ekseninde anlatıyor.

Komiser Gens'i önce, mümkün olduğunca çok sayıda yahudiye iş bulup, çalışma izni almaya çalışırken tanıyoruz. Çalışma izni demek, toplama kampına gönderilmemek demek çünkü. Oyunun başından sonuna kadar, kurtarabildiği kadar yahudiyi kurtarmak için nazilerle işbirliği yaptığını söylüyor Gens. Kıyıma bu yüzden katıldığını. “Biz yapmasak, onlar bizi toptan yok edecek. Ama biz karışırsak, en güçlülerimizi geleceğe taşıyabiliriz” diyor. Siz olsaydınız ne yapardınız? İlk başta kahredici de olsa mantıklı görünüyor Gens’in yaptığı. Ama gitgide anlıyorsunuz ki onun eylemi insanların yaşamını kurtarmaktan çok, yahudilerin geleceğini kurtarmakla açıklanabilir. Sık sık yahudi kültüründen söz eden bu muhafazakârın bir süre sonra gettoya İbranice’yi dayatması, topluluğu İbranice temsile zorlaması ondaki salt milliyetçiliği tereddütsüz ortaya çıkarıyor. “Benim için önemli olan yahudi onuru değil, yahudi kanı” sözü Gens'in.

Yılların sanatçısı Ergun Uçucu’nun sahneyi avucunda tutan usta oyunculuğu ile babacan sempatisi birleşince getto komiseri Gens, gerektiğinden fazla "iyi" bir adam olarak beliriyor. Oysa ki ona biraz uzak açıdan bakmak gerekir. Çünkü kendisinin de dediği gibi "vicdanı kirli" bir adam o, masum değil. Gettoda tiyatro kurulmasına karşı çıkan işçi örgütünü, seçilmiş oldukları halde feshetmesindeki; iradesine karşı gelen Kruk'u Ponary toplama kampına göndermekle tehdit etmesindeki faşizanlığı da görmek gerekir.

Erhan Gökgücü'ye göre (oyun broşüründeki yazısından), oyunun başrolü "kukla'nın. Getto tiyatro topluluğunun sanat yönetmenliğini yapan Srulik, koluyla can verdiği kuklası aracılığıyla, ölüm fermanı sayılacak şeyleri telaffuz ederken, hayatta kalmak için katlanmak zorunda kaldıkları ikiyüzlülüğü reddeden iç sesini dışa vurmuş oluyor. Bu roldeki Ünsal Coşar çok başarılı. Sağduyulu ve onurlu Srulik’i tüm insanlık halleriyle -korkusuyla, yılgısıyla, umuduyla, umutsuzluğuyla, nahifliğiyle ve direnme gücüyle- canlandırdığı için. Gerçekten de diğer oyun kişilerine göre daha az sahne alsa da Srulik bu oyunun önemli bir karakteri. Ölümüne onurlu davrandığı için. Tam da onun bu ediminde yeniden tartışabiliriz "her şeye rağmen yaşamak" ile "yaşanacaksa onurla yaşamak" arasındaki seçimi. Yaşamını gözden çıkarmaktan çekinmezmiş gibi görünürken, aslında kendini teslim de etmeyen Srulik'e, Ünsal Coşar'ın çok katkısı var.

Durmadan büyüttüğü atölyesinde Alman ordusunun üniformalarını onaran ve gitgide kâr'dan başka bir şey düşünmez hale gelen dikimevi müdürü Weisskopf’un kişiliğinde, yahudilere yöneltilen ırkçı bakışın kaynağını da görüyor gibi oluyoruz. Uzağa gitmeye gerek yok; Türkiye'de de yahudilere "korkak yahudi" dendiğini ve ticarî zekâlarının aşağılandığını biliyoruz. Bu nedenle Nazi subayı Kittel ile Weisskopf arasındaki diyaloglar, oldukça hassas. Kittel’in, gettoluların direnme gücünü kırmak için sistematik olarak sürdürdüğü aşağılama seanslarında Weisskopf’un aldığı sinir bozucu halin, bu olumsuz kültürel koşullanmadan ötürü tüm yahudilere mâl edilmesi ihtimali var. Bu adaletsiz peşin hükmü yeniden üretmemek için Weisskopf'un yorumu daha farklı olmalıydı.

Bu oyunu sahnelemek çok zor olsa gerek. Çünkü tartışmalarının içinden çıkmak adeta imkansız. Böyle bir metne yapılacak reji de bu çaresizliği, bu "doğruyu bulamama" durumunu öne çıkarabilir en fazla. Bu açıdan Erhan Gökgücü’nün rejisi metnin değerlerini eksiksiz ortaya çıkaran bir reji olarak başarılı. Kendisi her ne kadar "oyuna yeni bir okuma biçimi aramanın anlamı yok, çünkü son kerte yeni bir oyun Getto" dese de faşizm karşıtı vurgularının, metinle çelişmeyen bir üst okuma olduğunu görüyoruz.

Oyun, devâsa bir nazi bayrağının, sofita rayı marifetiyle seyircinin yüzünü yalayarak seyir yeri gerisine doğru kayması ile başlıyor. İşgal eden, yayılan, boğan, "nefes kesen" faşizmin görsel göstergesi olarak çok etkileyici. Bir başka örnek, metinde olmayan ek bir sahne: Kızılordu'nun ilerleyişini radyodan haber alan ve sevinç duyan gettolular. Bir de 1 Mayıs şenliği sahnesine getirilen çağcıl yorum var. (Bu anakronizma, oyunun genel dokusuyla çelişiyor, iğreti duruyor). Erhan Gökgücü'nün bu sahnelerde olduğu gibi, meseleyi yer yer Alman-Yahudi çatışmasından çıkararak faşizm-antifaşizm eksenine oturtmasıyla yaptığı üst okuma, yazarla da metinle de çelişmeyen bir katkı.

Fakat gereken uzaklıkları koruyamamak gibi kusurları da var oyunun. Metindeki gösteri ögeleri (müzik, şarkı, dans) bunu sağlamaya yetmiyor. Benzerinin, oyunculuk rejisinde de olması gerekirdi. "Ben olsaydım ne yapardım"ın yanıtını kolay veremeyeceğimiz çetin durumlar karşısındayız ve bu yanıtı verebilmek için gettoya yakından ama kişilere uzaktan bakmaya ihtiyacımız var. Özellikle de Gens ve Weisskopf'un yer aldığı vak'alarda. Gens karakterinde bunu yer yer yakalasak da (örn; İbranice sahnesi) bu, yönetmenin, üzerinde özellikle durduğu bir kişileştirme anlayışından kaynaklanıyor gibi görünmüyor. Srulik ve Dr.Paul yorumları ise ihtiyaç duyduğumuz uzak açıyı sağlıyor bize. Yahudileri yok etmek için onların kültürel köklerini araştıran bir enstitünün üyesi olan Dr.Paul ile nazi subayı Kittel’i canlandıran tek oyuncu olarak Hüseyin Avni Danyal, bu iki roldeki yorumuyla vahşetin onu uygulayanlar için de vahşet olduğunu ve ölümüne şiddet uygulayanın yadırgatıcı bir doğası olduğunu, oyunculuğundaki "dıştan bakış" ile üretiyor.

Rejide yadırgadığım bir başka şey, gettodaki yönetimi değişikliği nedeniyle düzenlenen şenliğin yorumlanış biçimi. Metinde “yahudi fahişeler” olarak geçen kadınlar, oyunda, başından beri getto sakini olarak tanıdığımız ve tabii tiyatro grubunda gördüğümüz kadınlar. Farklı tanıdığımız bu kadınları ve nazilerle birlikte çalışan yahudi polisleri bu sahnede mecbur olmadıkları bir safahat içinde görmek rahatsız edici. Gettoda yeraltı örgütü, cinayet, yolsuzluk var... fuhuş ve istismarın olması da şaşırtıcı değil o halde. Ama acaba bu insanlar sanki savaş ve nazi dehşeti hiç yokmuşçasına mı yaşadılar bunları? Yani o kadar tipik miydi gettonun toplumsal kurumları? Bundan şüphe duyuyorum.

Perde arasında "getto sakinleri"nin müzikli danslı bir gösterisini izliyoruz fuayede. İlk perdenin "yaşamak için direnmek, direnmek için umudu-neşeyi yitirmemek" düşüncesinin bir devamı. İlkin "bu insanlar gettoda ölüyorlar, toplama kamplarında ölüyorlar, ama eğleniyorlar, hem de böylesine, ama nasıl?" türünden bir eleştiri gelişiyor içten içe. Gerçekliği zorlayan bir ara-oyun olarak algılanıyor. Ama aynı anda "bir zamanlar bu insanlar da böyle mutluydu. Ama bu zıplayan bacaklar, çırpılan eller, şarkı söyleyen diller öldürüldü, bu bedenler bir zamanlar işte böyle canlıydı, ama katledildiler." diye de düşünüyorsunuz. Çok etkileyiciydi, ağlayacak gibi oldum. (İnsanın kendisini ağlayacak gibi hissederken, ayağı ile müziğe tempo tutması, tam da oyuna dair bir çatışma.). Fuayedeki diğer seyircileri izledim. Gördüğüm kadarıyla onlar geçmişi değil, an'ı; ölümü değil, eğlenceyi görüyorlardı. Gösteri bitince de alkışladılar zaten. Ama eksik okuma olduğunu düşündüğüm bu algılama canımı sıkmadı yine de. Tersine, seyircinin tiyatroyu sevmesini sağlayan gösteri niteliğini aşkın kullanarak, sadece tiyatroda yaşanabilecek türden sıcak bir buluşma yaratan yönetmeni tebrik ettim içimden.

II. Dünya Savaşı'nda Litvanya'daki yahudi gettosu Wilna’da trene bindirilenlerden olmamak için verilen mücadele ve hayatta kalmak için maruz kalınan aşağılamalar yahudiler üzerinden tartışılsa da aslında “kim olsa, hangi halk olsa” çok farklı olmayacak bir tabloyu çiziyor oyun. İsrailli yazar Joshua Sobol’un metni özeleştirel de olsa oyun özelinde tartışılan yahudilik durumu değil, savaş, faşizm ve insanlık trajedisi olmalı. Faşizme olduğu kadar "faşizme karşı çıkan faşizm"e de bakan; değer karmaşası ile insana doğru bildiklerini sorgulatan; anti-faşizan vurgulamaları ile bir dünya görüşü sunan; gösteri unsurları ile tiyatro yaşamı hazzı veren bir oyun Getto. Pek çok ilde/salonda daha çok seyirci ile buluşması gerekir.

Ocak 2002