BÜROKRATLAR
Devlet Tiyatrosu taşra teşkilatı sahnelerinin idari-mali özerkliklerinin olmaması, önemli bir sorun. Dekor-kostümlerinin genel müdürlük atölyelerinde yapılıp gelmesini beklemeye, iki paravan için merkezle yazışma yapmaya mecburlar. Bürokrasi. Bu derece bağımlılık özgüveni ne kadar geliştirebilir ki.
Devlet Tiyatrosu Konya sahnesinin müdürü Cengiz Korucu Muhsin Ertuğrul’un Bölge Tiyatroları Projesinden söz ediyor. O ve çalışma arkadaşları bürokrasinin çelmelerine takılmayıp, canlı bir tiyatro hayatını etkin kılmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu yıldan itibaren kentin ilan tahtalarında Devlet Tiyatrosu’nun oyun afişleri görülebiliyor. Belediye bu hizmetin yürütümünü özel şirketlere devrettiği için Konya Devlet Tiyatrosu parasını ödeyerek bu kanalı da kullanabiliyor. İleride kombine bilet uygulamasına başlanması da söz konusu olabilirmiş. Çünkü hemen her oyunu izleyen değişmez bir seyirci kitlesi var Konya’nın. Geçen yılın Atinalı Timon’unu görenler oyunu çok övüyorlar. Bununla birlikte, diğer yapımlarda olduğu gibi Atinalı Timon’da da oyuncuların ne dediklerini bazen tam anlayamadıklarını, seslerini duyamadıklarını, kimi zaman diksiyon hataları ile karşılaştıklarını da söylüyorlar ama “Atinalı Timon bunlara rağmen yine de çok çok güzeldi” diyorlar.
Fakat bu sezonun açılış oyunu olan Bürokratlar için aynı şeyi söylemeyecekler sanırım. Bürokratlar dramatik olanakları kullanan iyi bir metin değil. Çünkü oyun, Erhan Bener’in aynı adlı anılarından uyarlanmış bir metin. Sahne oyunu olsun diye tasarlanmamış bir malzemeden elde edilen sonuç, iyi değil. Reji de, metni onaran-parlatan türden bir reji değil. Tersine, sorunlu olduğu için zaten eleştirilesi olan metni, yine de aratacak denli kontrolsüz.
Metne ilişkin en önemli sorun yazarın kavramsallaştırma anlayışından kaynaklanıyor. E.Bener her ne kadar ideal bir kişi yaratmaktan özellikle kaçındığını söylese de, baş oyun kişisi Ahmet için “namuslu memur” sıfatını kullanmış olması kaçındığı yola girmesine ve yolda kalmasına sebep oluyor. Namuslu olma durumu, “ya hep ya hiç” bir durumdur, alaşımı-karışımı olmaz. Yazar, oyun kişisini namuslu diye tanıtıyor ve çatışmasını bunun üzerinden kuruyor fakat “bu nasıl bir namus anlayışı” dedirtiyor. Bunu neler dedirtir diye sorduğumuzda, benim verdiğim yanıt, örneğin insanın ağzından çıkanı “söz” sayması gerektiği ile başlıyor. Sözlükte ise ahlak kurallarına karşı beslenen bağlılık, dürüstlük, doğruluk yazıyor. Namus, onurla ilişkili, onura bağlı bir kavram. Bürokrat Ahmet, ağzından çıkanı söz olarak kabul edenlerden olmadığı gibi, etik duyarlılığı da zayıf. Dürüst ama her zaman doğru değil. Kanunsuz iş yapmamakla övünen bir bürokrat ama bu usülsüz işler yapmasına engel değil. Amaca giden her yolu geçerli sayması, ilkeli olma kimliğiyle çelişik.
Yazar, öyle görünüyor ki namusu kaba çizgileriyle ele almış. Oyun kişisi namuslu olmanın niyetini taşıyor sadece. Oysa ki, örneğin, bir memurun temsil yeteneği de pekâlâ onur anlayışına girer bana göre. Müfettişlik gibi kendi alanında prestijli bir unvana sahip bürokrat, teftişe gittiği küçük kasabada kaymakama (yani denetleyeceklerinden birine) “yevmiyemiz burada ancak kötü bir otelde kalmaya yetiyor” diyebiliyorsa, temsil yeteneği olmayan bu bürokratın ne kadar onurlu olduğu da tartışılır hale geliyor. (Belli ki bir tür parabasis bu: Yevmiye sorunu zamanında yazarın da yaşadığı bir sorun olduğu için girmiş metne.)
İkinci önemli yanlış, kadın oyun kişilerinin sunumundaki çarpıklık. Bunu, klâsik tipleme yönelimlerinden kaçınamamış olmak gibi bir dramatik zaafla açıklamak yetersiz kalır. Bu bir zihniyet, bir yaklaşım sorunu. Erhan Bener, erkek egemen değer yargılarını, geleneksel cinsiyet rollerini tekrar tekrar üretenlerden oluyor oyun kişileri eliyle. Bürokratlar’da bütün sekreterler patron sevgilisi; bütün güzel kadınlar çıkarları için dişi; bütün çaycı kadınlar işini bilen, dedikoducu kadınlar. Hepsi de bir erkeğin yedeğinde. Başka bir coğrafyaya gitmek isteyen her kadın, bir erkeğin onu götürmesine muhtaç. Metne sevgiyle bağlı olanlar bunu “1950’lerin Türkiye gerçeği” diye açıklama kolaycılığına kaçıyorlarsa da ne bu oyun bir belgesel, ne de tiyatro hayatın doğrudan aynası. Kaldı ki “bütün kadınlar” tarihin hiç bir döneminde “böyle” olmamıştır. “Bir bürokratı neler zorlayabilir” anlamı, bu tiplemelerin yerine başka kadınlar ya da bazı erkekler konulsaydı yine üretilebilirdi. Aynı anlamı üretebilecek seçenekler içinde seçmeyi tercih ettiklerimizdir bizi biz yapan-başkalarına anlatan-duruşumuzu sabitleyen.
Oyun kişisi Hülya “ben kız değilim” diyor bir repliğinde, evlenip boşanmışlığını ifade etmek için. Banka başvuru formlarında bile artık “kızlık soyadınız” hanesi yok; onun yerine “ilk soyadınız, evlenmeden önceki soyadınız” gibi ibarelerin geçtiği bir noktaya geldik bugün. Ki sorun bu noktaya gelmiş olup olmamak da değil.
Yazar çok bilinen anonim türkülerin üzerine oyuna uygun sözler yazarak bir koro oluşturmuş ve bununla bir dış anlam katmanı üretmiş. Bu popüler ve çoğu hareketli türkülerin getirdiği hareketlenmeyi oyundan çıkarsak geriye ne kalırdı, diye düşündüğümde, ucuz güldürünün insanı donduran komiklik girişimleri, diyebiliyorum.
Oyuncular içinden Kaymakam rolünü üstlenen Alpay Ulusoy’un adını anmak istiyorum. Tiyatroda olan bir tek oydu.
Kavramsallaştırma sorunlarını önemli buluyorum. Anı malzemesinden oyun kurulmuş olmasının getirdiği zaaflarla açıklanmasını kabul etmeyecek kadar. Televizyondaki spikerlerin diksiyonlarının –doğrusuyla yanlışıyla- örnek olması gibi, sahnede görülenin de bu türden bir örnekliği olduğunu, orada değer üretildiğini göz ardı etmemek gerekir. Tiyatro sanatının etki yaratma potansiyeli gerçek eleştiri için değil gizli yeniden üretim için kullanılıyorsa, bu sanata zarar veriliyor demektir bence. Sanat-sanatçılar toplumun önünde oldukları iddiasıyla çıkmıyor mu kitlelerin karşısına. Bu özgüvenleri değil mi anılarını, deneyimlerini, fikirlerini eş-dost ölçeği dışında paylaşmaya yüreklendiren.
Ayrıca.... sadece düşüp kalkan, sadece taklit yapan oyun kişilerinden hoşlanıyorsa seyirci; içindeki sıkıntıyı, -kabalığı ve sığlığı ölçüsünde- bir çırpıda boşalttıran hafif yapımları seviyorsa; bir güldürünün başarısı oyuncuların ne kadar mukallit olabildiğine bağlıysa; durmadan kendini üreten bu zihin durgunluğunun sorumlusu kim acaba.
Ekim 2002
